Siyasilerin Değil, Tüm Eğitim Çalışanlarının Sendikası

ŞİDDET VE SİSTEM ARASINDA ÖĞRETMEN OLMAK

20 Nisan, 2026

Okullarda yaşanan vahim olayları içim ürpererek takip ederken siyasilerin, gazetecilerin, akademisyenlerin hatta emekli asker ve ekonomistlerin bile fikirlerini beyan ettiklerini; fakat işin mutfağında olan öğretmenlerin, her zamanki gibi görüşlerinin alınmadığını fark ettiğim için bu yazıyı yazmayı üzerime bir vazife bildim. 16 yıldır bu işin mutfağında; hem okul idarecisi hem sendikacı hem de öğretmen olarak şiddet ortamının nedenlerini öğrenci, veli, öğretmen, okul idaresi ve bakanlık düzlemindeki tespitlerimle aktarmaya çalışacağım.

 

Meslek hayatımda şimdiye kadar yedi bakan gördüm. Her bakan, sanki bir önceki dönemin yaptığını bozmaya ant içmiş gibi türlü iddialı laflarla "eğitimde devrim" sloganları atarak geldi. Ancak bu süreçteki en önemli kırılma noktası kuşkusuz 4+4+4 eğitim sistemiydi. Ömer Dinçer tarafından getirilen bu sistem, çocukların ilkokula başlama yaşını düşürerek ilk dinamiti ilkokulların kalbine bıraktı. Düşünsenize; altı yaşında daha temel öz bakım becerilerini bile kavramamış, eli kalem tutmayan, pek çoğu okul öncesi eğitim dahi görmemiş çocuklara zorla okuma yazma öğretmeye başladık. O dönem çocukların ve öğretmenlerin yaşadığı psikolojik ve fiziksel zorluklar üzerine derin akademik çalışmalar yapılması gerekir. 4+4+4 ilk geldiğinde "1. sınıfta okuma yazma verilmeyecek, sadece okula uyum yaptırılacak" denildiğinde, biz öğretmenler bu sistemi getirenlerin bile ne yapmak istediğini bilmediğini anladığımızda mecburen düzene uyduk. Üstelik okula başlama yaşı o kadar esnekti ki, aynı sınıfta 60 aylık bir çocukla 84 aylık bir çocuk yan yana oturdu. Bilinçsiz ailelerin zorlamasıyla ana sınıfı dahi okumadan gelen o küçük yavruların, tam hazır gelmiş akranları karşısında ezilmesini izlerken içten içe hepimiz kahrolduk. Sıkı durun; bu çocukların çoğu ilerleyen yıllarda o akademik farkı kapatamadı; hepsi pısırık, içine kapanık ve sınıf arkadaşlarıyla oyun dahi oynayamayan öğrenciler olarak eğitim hayatlarına devam ettiler.

 

Tüm bu karmaşanın ortasında, ilkokulun beş yıldan dört yıla indirilmesi de bir başka hataydı. Oysa ilkokul, çocuğun kişiliğinin geliştiği beş yıllık bir güvenli limandır. Çocuk, ancak beşinci sınıfa geldiğinde temel becerileri kavramış ve dünyayı anlamlandırmaya, akademik ve sosyal kimliğini oturtmaya başlamıştır. Sınıf öğretmeniyle kurduğu 'aile' ikliminde, sadece öğretmenlerin anlayacağı bir bağ vardır. Biz ise çocukları daha çocukluklarına doyamadan, o “aile” ortamından koparıp ortaokulun sert ve yabancı iklimine attık. Bugün tanık olduğumuz şiddet olaylarını gerçekleştiren çocukların, tam da bu süreçte okula başlamış olmalarının bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum.

 

Bu kaotik yapı sadece yaş sınırı ve okul kademeleriyle de sınırlı kalmadı. Hatırlayın; bir dönem bitişik eğik el yazısını 'büyük bir devrim' diyerek getirdiler, sonra yine hiçbir şey olmamış gibi sessizce kaldırdılar. Ne yazık ki ülkemizde hiçbir çocuk, başladığı eğitim sistemiyle yolculuğunu tamamlama şansına sahip olamadı. Okula başlama yaşıyla her sene oynandı; liselere giriş sisteminde TEOG, SBS, LGS adı altında her yıl yeni bir sınav icat edildi. Üniversite yerleştirme kriterlerinde sürekli 'yenilik' adı altında kurallar değiştirildi; eskisi beğenilmedi yenisi getirildi, o da tutmayınca tekrar eskiye dönüldü. Bu 'deneme-yanılma' metodunun ağır faturası, bir laboratuvar faresi gibi üzerinde deney yapılan o masum çocuklara kesildi. Biz bugün aslında eğitimdeki bu plansızlığın ve belirsizliğin bedelini toplum olarak hep birlikte ödüyoruz.

 

Sistem o kadar düğümlenmiş durumda ki, bir öğretmen olarak sınıfta bu çocukların özel bir desteğe, profesyonel bir Rehberlik ve Araştırma Merkezi (RAM) yönlendirilmesine ihtiyacı olduğunu açıkça görüyor ama ne yazık ki eliniz kolunuz bağlı öylece izliyorsunuz. Çünkü mevcut yasalarımızda ailenin onayı ve rızası olmadığı sürece bir çocuğun RAM imkânlarından faydalanması neredeyse imkânsız hale getirilmiş durumda; anne babanın "benim çocuğumda bir şey yok" inadı ya da çevre baskısından çekinmesi, aslında kurtarılabilecek bir hayatın önündeki en büyük engel oluyor. Bu çaresizlik sarmalında, okul rehberlik servislerinin de devasa öğrenci sayıları ve bitmek bilmeyen evrak yükü altında ezildiğini, rehber öğretmenlerin bu ağır psikososyal sorunlar karşısında ister istemez yetersiz kaldığını üzülerek görüyoruz. Ne rehberlik servisi o yoğunlukta her bir çocuğun ruhuna derinlemesine dokunabiliyor ne de biz aile bariyerini aşıp o çocuğu doğru uzmanla buluşturabiliyoruz. Bir de bu öğrencilerin uzun süre devamsızlık yaptığını, akademik olarak geride kaldığını ama yine de sınıfta bırakılamadığı için üst sınıfa geçtiğini düşünün; öğretmenin tüm yetkileri elinden alınmış gibi. Şimdi soruyorum; bu çocukların yalnızlığının ve akademik enkazının hesabını bakanlık mı, aileler mi yoksa günah keçisi ilan edilen öğretmenler mi verecek?

 

4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte okullarımıza taşınan bir diğer ağır sorun ise; okuma isteği olmayan, ağır disiplin problemleri yaşayan ve aile ilgisinden mahrum kalmış lise çağındaki öğrencilerin zorla sistem içerisinde tutulmasıdır. Okul kurallarına uymayan, dersin akışını bozan ve hatta diğer öğrencilerin güvenliğini tehdit eden bu çocukların, aslında mesleki eğitime, sanayiye veya bir ustanın yanına yönlendirilmesi gerekirken dört duvar arasında kalmaya mecbur bırakılması, tüm okul iklimini zehirleyen bir unsura dönüştü. Eli kolu bağlanmış idarecilerin ve öğretmenlerin, bu bir türlü iflah olmayan ve kriminal eğilimler gösteren öğrenciler karşısında adeta savunmasız bırakılmasının hesabını kim verecek? Bu kontrolsüz şiddet ortamı yüzünden fiziksel veya psikolojik olarak zarar gören öğretmenlerin, ders işlemesi engellenen masum öğrencilerin gasp edilen haklarını kim ödeyecek?

 

Tam da bu kaosun ortasında, öğretmenine destek olması gereken bakanlık; BİMER, CİMER ve Alo 147 gibi adeta birer "öğretmen ihbar hattı"na dönüşen sistemleri hayata geçirdi. Dönemin bakanının, sahada olan bizlerin görüşlerini alıp dertlerine derman olmak yerine, "vatandaşı üzeni ben de üzerim" diyerek kendi öğretmenine parmak salladığı o talihsiz günleri hepimiz hatırlıyoruz. Eğitimin içinden gelmeyen bir iradenin, sistemin temellerine nasıl dinamit koyduğuna ve öğretmeni toplum nezdinde nasıl küçük düşürdüğüne şahitlik ederken elimizden hiçbir şey gelmemesi bizler için tarif edilemez bir sancıydı. Görevi bıraktığında tüm camiaya derin bir "oh" çektiren o anlayış; eğitimdeki kronik sorunların tüm vebalini öğretmenin omuzlarına yıkmış, üstelik bunu meslek onurumuzu zedeleyen en yüksek perdeden bir tonla yapmıştı. Bir daha asla yaşanmaması dileğiyle bu dönemi, eğitimin hafızasına kara bir leke olarak not düşmek boynumuzun borcudur.

 

Eğitim tarihimizdeki bir diğer ağır kırılma noktası ise, mülakat sisteminin liyakati adeta rafa kaldırdığı karanlık dönemdir. Şimdiki bakanın müsteşarlık koltuğunda oturduğu yıllarda şekillenen bu süreçte, 2014-2019 yılları arasında binlerce şube müdürü ve okul idarecisi mülakatlarla atandı. Peki, bu isimler liyakatlerine göre mi seçildi? Süreci yaşayan biz eğitimciler çok iyi biliyoruz ki; bu makamlar siyasilerin, bürokratların, belediye başkanlarının, parti temsilcilerinin referans kağıtlarıyla dağıtıldı. Biz öğretmenler, bir köy okuluna dahi müdür yardımcısı olabilmek için; bırakın lisans eğitimi olmayan ancak devlet memuru olmadığı için siyaset yapma hakkına sahip, eğitim seviyesi bizden fersah fersah düşük figürlerin önünde el pençe divan durup koltuk talep etmek zorunda bırakıldı.

 

Sonuç tam bir hüsran oldu. Bu yollarla atanan idareciler, görev yaptıkları okullarda eğitimin niteliğini artırmak yerine, kendilerini oraya taşıyanlara bağlılıklarını ispat etme yarışına girdiler. Ben şahsen; okul zilini parti müziğine çevirmeye kalkan, öğretmen grubundan miting davetleri paylaşan, mesai saatinde okulda olması gerekirken siyasilerle poz verme derdine düşen idareciler gördüm. "Parti başkanı akrabam olur, istediğin yeri seç dedi burayı seçtim" diyenlerin fütursuzluğuna şahit oldum. Tek bir gün müdürlük tecrübesi olmayan genç bir öğretmenin, asıl işi çiftçilik olan parti ilçe başkanı abisinin talimatı ile şube müdürü yapılmasını ibretle izledik. Eğitim dışından isimlerin eğitimi şekillendirmeye çalışması tarif edilemez bir utançtı. Bu kişiler kurumlarda kaliteyi arttırmak yerine okul iklimini siyasallaştırmaktan öteye geçmedi. (Elbette işini layıkıyla yapan kıymetli meslektaşlarımı tenzih ederim.)

 

Acı olan şu ki; öğretmenlik mesleğinin itibarı, bizzat bakanlık eliyle mülakat kapılarına hapsedilerek yerle bir edildi. Yılların emeğini ve birikimini bir referans kâğıdına sığdıran bu sistem, liyakatli öğretmeni değil, el pençe duran profili ödüllendirmeyi seçti. Bakanlık, kendi çalışanını ehliyetiyle değil, yakınlıkla ölçerek aslında eğitimin kalbine en büyük hançeri bizzat saplamış oldu. Sorumluluk, o kapıda bekleyende değil; koskoca bir meslek grubunu o onur kırıcı kapılara muhtaç eden vizyonsuz yönetim anlayışındadır.

 

Öğretmenler yıllarca görmezden gelindi, fikirleri sorulmadı; bizden sadece önümüze koyulan müfredatı, sınıftaki çocuklara ruhsuz birer aktarıcı gibi nakletmemiz istendi. Sistemin en küçük karar alma mekanizmalarına dahi dahil edilmedik. Hiç unutmam; İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yapılacak değişikliklerle ilgili, güya "öğretmenlerin görüşünü almak" adına bir komisyon kurulmuştu ve beni de o komisyona dahil etmişlerdi. Görünürde demokratik, ilk defa yapılan bir uygulamaydı. Ancak toplantı başladığında gördüğüm tablo içler acısıydı: Diğer meslektaşlarım, karşımızdaki amirimiz olan İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı ne derse onaylamak için başlarını sallarken, ben sahada bizzat yaşadığımız gerçekleri ve birkaç farklı çözüm önerimi dile getirdiğimde, o "diyaloğa kapalı" bürokratik tavırla hemen susturuldum. Halbuki o masada konuşması gereken, tozun içinde olan bizdik; o müdür yardımcısının işi ise bizi can kulağıyla dinlemek olmalıydı. Ama yine o bildik senaryo uygulandı: Fırsat veriliyor gibi yapılıp sesimiz yankılanmadan odada boğuldu.

 

Bir diğer büyük kırılma noktası ise bir önceki bakan döneminde kamuoyuna "tarihi bir devrim" olarak pazarlanan, ancak içeriği hepi topu sekiz maddeden ibaret olan Öğretmenlik Meslek Kanunu’ydu. Bu kanun, eğitimdeki köklü sorunların hiçbirini çözmediği gibi, mevcut yaraları daha da derinleştirdi. Öğretmenleri; ücretli, sözleşmeli, kadrolu, uzman ve başöğretmen gibi suni unvanlarla kategorilere ayırarak çalışma barışını zedeledi. İşin en acı tarafı ise, sanki öğretmenler sadece üç kuruş maaş artışı için sınava giriyormuş gibi bir algı yaratılarak mesleki onurumuzun kamuoyu önünde tartışmaya açılmasıydı. Tüm zamanların en örgütlü öğretmen tepkilerinden biri yaşanmasına rağmen bakanlık yine kendi öğretmenine kulaklarını tıkadı. Hatta anayasal haklarını kullanarak eylem yapan meslektaşlarımıza, yandaş sendikalar tarafından yasadışı bir faaliyet yapıyormuş gibi bir algı yürütüldü. Sonuç değişmedi; biz yine haklıydık ve yine susturulmuştuk.

 

Söz eylemden ve öğretmen tepkisinden açılmışken, bu sürecin asıl lokomotifi olması gereken sendikalara da bir ayna tutmak gerek. Birer hak arama örgütü olan sendikaların, üyelerinin haklarını korumalarının yanında benim nazarımda en hayati sorumluluğu; sahadaki öğretmenin ağzından eğitim sorunlarını dinleyip bakanlık düzeyindeki ilgili mercilere iletmektir. Fakat ne yazık ki ülkemizde öğretmenlerin önemli bir çoğunluğu, sendika tercihini mesleki kaygılardan ziyade siyasi-ideolojik görüşlerine veya şahsi çıkarlarına göre yapmaktadır. Bu durum, ideolojik sendikaları eğitimin gerçek sorunlarına çözüm arayan bir merkez olmaktan çıkarıp; onları birer kadrolaşma aracına veya siyasi partilerin kamu aygıtına dönüştürmüştür.

 

Öğretmenlik Meslek Kanunu’na karşı yükselen çığlıklarda, BİMER-CİMER baskılarında ve hatta öğretmenlere yönelik o meşhur parmak sallamalara karşı verilen mücadelelerde, bu ideolojik yapıların nasıl tepkisiz kaldığını, hatta öğretmenin haklı tepkisini bastırarak nasıl "eylem kırdıklarını" hepimiz ibretle izledik. Şimdi sormak lazım: Sahada ter döken öğretmenin sesini boğma yetkisini bu sendikalara kim veriyor? Öğretmenlerin onurunu korumak yerine siyasi ikbal peşinde koşan bu yapılar, eğitimin içine düştüğü bu şiddet ve değersizleşme sarmalının sessiz ortaklarıdır. Elbette, üyesi olduğum Anadolu Eğitim Sendikası’nın bu konudaki bilimsel raporlarını, bakanlık nezdindeki dik duruşunu ve siyaset üstü mücadelesini bu tablodan tamamen ayrı tutuyorum; çünkü bizler, sendikacılığın birilerine arka çıkmak değil, mesleğin onurunu savunmak olduğunu biliyoruz.

 

Gelelim mesleğimizin asıl öznesi olan öğrencilere… Bir sınıf hayal edin; ortalama 35-40 çocuk. Sınıfın kapısını açtığınızda karşınıza çıkan sadece bir öğrenci grubu değil, aslında Türkiye’nin tüm sosyolojik ve ekonomik gerçekleridir. Aynı sınıfta, aralarında gelişimsel olarak uçurum sayılabilecek bir buçuk yaş farkı olan çocuklar yan yana oturuyor. Bir yanda okul öncesi eğitimin tüm imkânlarından faydalanmış, hazır bulunuşluğu yüksek bir çocuk; diğer yanda kalem tutmayı dahi okulda öğrenmeye çalışan bir akranı... Tablo bununla da sınırlı değil. Ailesi eğitimli, her türlü sosyo-kültürel imkâna sahip bilinçli öğrencilerin hemen yanında; kırk kanaat geçinen, 8-9 kardeşli, ekonomik darboğazın ortasında kalmış, hatta ailesinin Türkçe dahi bilmediği çocuklarımız var. Sınıflarımız artık küçük birer dünya; Türk öğrencisi de orada, Rus, Arap ve Özbek öğrencisi de... Ancak asıl sarsıcı olan, bu çocukların evlerinden yanlarında getirdikleri görünmez yüklerdir. Evde nezaketle büyüyen, şiddetin zerresine şahit olmayan bir çocuğun sırasına; annesinin her gün darp edilmesini izleyen, kendisi de o şiddetten nasibini alan ve öfkesini sınıf arkadaşından çıkaran bir yavru yerleşiyor. Tertemiz giyinen, saçı her gün özenle taranan çocukla; üstü başı dağınık, okul forması bile olmayan, hayatın yükünü şimdiden omuzlarında taşıyan çocuk aynı tahtaya bakıyor. Babasıyla akşam kitap okuyan şanslı bir azınlığın yanında; babası hapiste olan, anne-babası ayrılıp gittiği için dede ve nenesinin ellerine kalmış, sahipsiz ve kimsesiz hisseden çocuklarımız var. Ailesiyle el ele tiyatroya, sinemaya, unutulmaz gezilere gidip ruhunu sanatla ve kültürle doyuran çocuk da aynı yerde; akşam televizyonun karşısında mafya dizileriyle saatlerini öldüren, belleğini o karanlık dünyalarla dolduran çocuk da aynı yerde.

 

İşte tam bu noktada, o 35-40 kişilik sınıfta düzeni sağlamanın sadece bir "meslek" değil, başlı başına bir ustalık ve bir sabır sanatı olduğunu görüyoruz. Ülkemizde çalışan nüfusun neredeyse yarısının açlık sınırının altında, asgari ücretle yaşamaya çalışması, ailevi sorunların fitilini ateşleyen en büyük etkendir zannımca. Geçim derdi, beraberinde kopan bağları ve parçalanmış aileleri getiriyor. Anne boşanmış, evini geçindirebilmek için sabahın köründen gecenin bir vaktine kadar çalışmak zorunda... Çocuk ya evde yapayalnız kendi başının çaresine bakıyor ya da dede-nenesinin yanında disiplinden uzak büyüyor. Öğretmen olarak anneyle iletişim kurmak istiyorsunuz ama karşınıza koca bir çaresizlik duvarı çıkıyor. Anne, ilgilenemediğinin, çocuğunun akademik olarak eridiğinin farkında; ancak "çalışmak zorundayım, elimden hiçbir şey gelmiyor" dediğinde kelimeleriniz boğazınıza düğümleniyor.

 

Bu derin yoksunluk ve parçalanmışlık; sürekli devamsızlığa, okula uyum sağlayamamaya, hırçınlığa, ödevsiz gelmeye, okul eşyalarına ve arkadaşlarına zarar vermeye, öğretmenine saygısızlığa yönelen sancılı bir sürece evriliyor. Şimdi soruyorum: Bir öğretmenin, toplumun tüm bu sosyal ve ekonomik enkazı sınıfa taşınmışken, tek başına bir mucize yaratmasını beklemek ne kadar adil? Sınıf düzenini sağlamaya çalışırken aslında toplumsal bir yarayı sarmaya çalıştığımızın, bu ağır yük altında bizlerin de ne kadar çaresiz bırakıldığının farkında mısınız?

 

Meslek hayatım boyunca, okullarda bir çığ gibi büyüyen disiplin problemlerini dizginlemenin en etkili yolunun; okulun sadece dört duvar ve bir kara tahtadan ibaret olmadığını kanıtlayan sosyal, kültürel ve sportif faaliyetler olduğuna inandım. Bu inançla, hem idarecilik hem de öğretmenlik yıllarımda, bu çalışmalara sınıfımda ve okulumda geniş yer açmaya çalıştım. Bakanlığımızın son yıllarda bu konudaki niyetini ve samimi gayretlerini takdir etsem de, sahada karşımıza çıkan "evrak duvarını" görmezden gelemeyiz.

 

Bir tiyatro oyunu, bir turnuva veya basit bir gezi düzenlemek isteyen öğretmenin önüne yığılan o bitmek bilmeyen formlar, dilekçeler ve bürokratik prosedürler, meslektaşlarımı adeta canından bezdiriyor. Birçok öğretmen arkadaşımın, sırf bu gereksiz evrak yükü altında ezilmemek için o güzelim projelerinden vazgeçtiğine defalarca şahit oldum. Oysa eğitimde kaliteyi artırmak istiyorsak; öğretmeni ve okul idarecisini birer "dosya memuru" olmaktan kurtarmalıyız. Onlara okulun dokusuna uygun, özerk uygulamalar yapabilecekleri gerçek bir inisiyatif alanı açılmalı; bakanlık ise bu süreçleri kolaylaştırıcı, ön açıcı bir mekanizmaya dönüşmelidir.

 

Unutmayalım ki; teneffüslerde koşturamayan, spor sahasında ter atamayan, sahnede özgüven kazanamayan ve sadece ders kitaplarına hapsedilerek adeta birer "öğrenme robotuna" dönüştürülen çocuklar, içlerinde biriken o devasa enerjiyi atacak yer bulamadıklarında, maalesef arkadaşlarına ve çevrelerine yönelen birer öfke yumağına dönüşüyorlar. Çocuklarımızın enerjisini sanata ve spora değil, birbirlerine yöneltmelerinin asıl sebebi, onları hayatın bu renklerinden mahrum bırakan eğitim anlayışıdır.

 

Öğretmenin elindeki en temel enstrüman olan "karar verme yetkisi" asla elinden alınmamalıdır. Düşünebiliyor musunuz; bir çocuk tüm yıl boyunca okula uğramasa, tek bir harf dahi sökemese, disiplin sorunları kontrolden çıkmış olsa ve hatta aile tüm bu tablo karşısında kılını bile kıpırdatmasa dahi, öğretmenin elinde somut bir yaptırım gücü yok. Bu kontrolsüz esneklik, maalesef ara sınıflarda okuma yazma bilmeyen öğrenci sayısının hızla artmasına ve ağır disiplin problemi olan çocukların, hiçbir gelişim göstermeden sürekli üst sınıflara taşınmasına sebep oluyor. Bu "her koşulda sınıftan geçirme" kararları alınırken, sınıfın içinde o çocukla her gün göz göze gelen biz öğretmenlerin görüşlerine zerre kadar başvurulmadı. Sahadaki gerçekler göz ardı edildi, sadece kâğıt üzerindeki istatistikler üzerine hesaplar yapıldı. İşte tam da bu yüzden öğretmenler kendilerini değersiz hissediyor; fikirlerine ihtiyaç duyulmayan, sadece süreci izlemekle yetinen birer figüran yerine koyulduklarını düşünüyorlar. Kendi sınıfında, kendi uzmanlık alanında sözü geçmeyen, sözü dinlenmeyen bir öğretmenden, toplumun ve eğitimin geleceğini inşa etmesini beklemek büyük bir haksızlıktır. Eğitimde adalet ve nitelik istiyorsak, öğretmene sadece ders anlatma görevi değil, o dersin ve o sınıfın geleceği hakkında karar verme iradesi de yeniden teslim edilmelidir.

 

Şimdi değineceğim mesele ise, aslında tüm bu anlattıklarımın üzerine binen, adalet duygumuzu kökünden sarsan bambaşka bir konu. Özellikle mevcut yönetim döneminde, özel okul sayısının ülke çapında kontrolsüzce arttığı bir gerçek; hatta yaşadığım şehirde bu oran artık rasyonalitenin çok ötesine geçmiş durumda. Bu durumu sadece "devletin üzerindeki eğitim yükünü hafifletmek" olarak okumak, gerçeklere gözünü kapatmaktır. Aksine bu durum, milli eğitimdeki adaletsizliğin arşa çıktığı, eğitimin bir kamusal haktan ziyade bir ticari araca dönüştürüldüğü bir sürecin ilanıdır.

 

Parası olanın; her türlü imkânın sunulduğu, sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlerin bir standart haline geldiği özel okullara çocuğunu gönderdiği; parası olmayanın ise 40 kişilik sınıflarda, her türlü sosyal faaliyetten mahrum bırakılarak sadece müfredatı takip etmeye mahkûm edildiği bir düzen, toplumsal barışı da tehdit eder. Bakanlıktaki karar vericilerin, Anadolu’daki okulları planlarken, kendi çocuklarının eğitim gördüğü özel okulları referans aldıklarını düşünüyorum.

 

Hiç unutmam; dost meclisinde, bir ilçe milli eğitim müdürüyle oturuyorduk. Eğitim arazilerinin nasıl özel sektöre devredildiğine dair duyduğumuz sarsıcı gerçekler ortamdaki herkesin kanını dondurmuştu. Bu sadece bir itiraf değil, bir neslin geleceğinin nasıl gasp edildiğinin belgesiydi. Birileri kar edecek, ticaret yapacak diye, yoksulun çocuğu 40 kişilik sınıflara mahkum ediliyordu.

 

Özetle; bugün okullarımızda tanık olduğumuz bu şiddet sarmalı, tesadüfi bir olay değil; eğitim ve adalet sisteminde yıllardır biriken yanlışların, her geçen gün içi boşalan aile yapısının ve biz eğitimcilerin sahada haykırdığı gerçeklerin göz ardı edilmesinin adım adım getirdiği kaçınılmaz bir sonuçtur.

 

Sayın AES Genel Başkanım Mehmet Alper Öğretici’nin de her fırsatta vurguladığı gibi: "Eğitimde yapılan hataların bedeli hemen değil, yıllar sonra ödenir." Bugün bizler, dünün yanlış kararlarının faturasını en ağır şekilde ödüyoruz. Eğer bugün de susmaya, öğretmeni karar mekanizmalarının dışında tutmaya devam edersek; yarın ödeyeceğimiz bedelin çok daha yıkıcı olacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok.

 

İşin mutfağından, sınıfların tozundan ve eğitimin kalbinden gelen bu sesin, sağır kulaklara ulaşması dileğiyle...

 

Saygılarımla.

 

Yusuf ÖZEY
Anadolu Eğitim Sendikası Danışma Kurulu Üyesi Eğitimci Yazar

Yorum Yap